happy st. patrick’s day! – chicago

2 yıllık, berbat bir pandemi sürecinden sonra, hayatın, normale dönmeye başladığı festivaldi paddy’s. çok mutlu olmak için gitmiştim, çok mutlu da oldum. hayatım boyunca daha çok güldüğüm bir festival hatırlamıyorum.

önce, çok basit başladı. guinness’in bir iki bot geçti, dedim bu mudur, hep filtre atmış adiler. bir aksaklık olmuş sanırım. 10-15 dakika içinde, art arda öyle büyük botlar geçti ki, içi gayda çalan insanla dolan. 20 dakika sonra göl, artık yemyeşil olmuştu.

soğuk bir gündü ama michigan’da yaşıyorsan, ağlayacaksan oynamayalım durumu var. yani zaten hep soğuk. şikago downtown ise, daha güneyde olmasına rağmen, lake effect ve rüzgar etkisi ile michigan’dan bile soğuk olabilen bir yer birkaç gün. hayatım boyunca, hiçbir zaman, bu kadar alkol alındığı bir yerde bulunmamıştım. insanlar sarhoş ama nasıl sarhoş olmak, hissedilen derece -25 C’lerde ve uykuya dalmıştı bazıları, nehrin yanında olmak, esktradan soğuktu. çok fazla polis vardı ve bu uyuyanları, hemen götürdüler kalacak yerlerine. adam kendinde değil, ölüyor donarak haberi yok ve polis, bunları yaparken, bir sürü sarhoş insan, çevresinde ya polise sarılmaya çalışıyor ya da küfrediyor, adam tutuklanıyor sanarak. amerikan polisi, bu derece yumuşak değildir ama bugün için, dişlerini sonuna kadar sıktılar. hiç kavga görmedim ama bir sürü kavga nedeni gördüm.

ilki, bitmek bilmeyen tacizler oldu. kaç tane, popomun ellendiğini, kaç kere öpülmeye çalışıldığımız, eşimin bile bir kaç gay tarafından tacize uğradığı, en sonunda, evlendik çok mutluyuz diye kendimizi korumaya çalıştığımız ama yine de insanların, kendinde olmaması nedeni ile, ikiniz de çok masum ve tatlısınız diyerek, tekrar tekrar bizi taciz ettiği bir yer oldu.

kadın olunca, daha yumuşak bakıyormuşuz meğer. eşime bir gay, arkadan sarıldı ve yanağından öpmeye kalktı. eşimin, böyle dağıldığını daha önce hiç görmemiştim. gözleri doldu ilk sonra titreyerek, adamı nehire atmaya kalktı. polis eşimi de otel’e götürdü, bana da, sen burada kal, yarım saat sonra yeniden gelecek, dendi. ben yine de eşimle otele dönmeye karar verdim ama eşim ne olur kal, bunu kaçıramazsın, git şu kızların arasına karış, ben geleceğim, dedi. otelimiz zaten, nehrin yanındaydı. kabul ettim, gidip kızların arasına karıştım. benim için de macera, o an başlıyormuş meğer. kızlar da, sarhoş!! soğuktan ve hastalıktan, dudaklarım çatlamıştı. eşimin de üst sakalları dondu bu arada, çok komik görünüyordu. yani ciddi ciddi buz olmuştu, bunun altı. kızlardan biri, lip stick’ini çıkarıp, zorla yardım! etmeye çalıştı. benim var, bak cebimde, çok teşekkür ederim, diyip uzaklaştım. sonra, nehrin çok daha iyi göründüğü bir yere ulaştım. orada da, yanıma sarhoş, 20 yaşlarında bir çocuk geldi. sarılalım mı dedi ama çok iyi biriydi ve gerçekten sadece sarılmaya ihtiyacı vardı. sarıldık ve beraber izlemeye başladık. sabah 6.30’da başlamış içmeye, zil zurna sarhoş. ayağı takılıp, nehre uçacak gibi oluyor bazen, sonra polis görüyor ve polise küfretmeye başlıyor. çok sarhoş, kusura bakmayın, ben götürüyorum ben diye, hadi gel, bir yere oturup bira içelim, benim de canım çekti, diyorum.

yeşil bira satılan, barlardan birine giriyoruz. başlıyoruz yüksel alkollü yeşil bira içmeye. çocuğa teselli veriyorum. çok üzmüş biri onu. ben daha kötü durumdayım ama mutluyum, çünkü, uzun süredir yapmak istediğim bir şeye, sonunda karar veriyorum. çok güzel bir yarım saat geçiriyoruz beraber, sonra eşim arıyor neredesin, geliyorum diye. çok üşüdüm, bir bara girdim diyorum, ah çocuk kalpli, becca ve annen öldürecek beni, koşarak geliyorum diyor ama koşamıyor ne yazık ki, çünkü blok blok yollar kapatılmış durumda. araba geçişlerini durdurmamışlardı ve sarhoş insanların, yollarda telef olmasını istemiyorlardı. böyle bir güvenlik önlemi alınmıştı, iyice kalabalıklaştıktan sonra. çocukla dışarı çıktık, nehiri izlemeye devam ettik.

çocuk üşüyorum diye bana sarıldı ama hala masum bir sarılıştı. sonra, seni öpebilir miyim, dedi. kendimi kurtardım, inan bana şu an umrumda değil, ne iyi ne de kötü hissederim ama hem çok küçüksün, hem de sarhoşsun, olmaz, dedim. tekrar sarıldı, tamam dedi.

eşimle mesajlaşıyoruz, sürekli konum atıyoruz birbirimize. bir yerden çıksa artık diyorum. bana ulaşabilmek için, uzun kareler yapıyor. neyse ki sonunda geldi, parade’e gittik. çocuğa hoşçakal, dedim. sonra eşime de sarıldı. vedalaştık.

en ilginç olanı, birbirimizin ismini bile sormamış olmamızdı…

parade’in olduğu sokağa yürüdük. tacizler hiç bitmedi. hafiften üşüyünce, eşimle de bir bara girdik. orada da kadeh kaldırdım.

çok yüksek alkollüydü. eşim, öyle de içtin böyle de, bari bir tane de beraber içelim, dedi. çok güzel oldu. orada içimden vedalar yazdım herkese. her şeye hoşçakal, dedim. çok hastaydım zaten ve bunlar sonucu, daha da hasta olacaktım. sarhoş olunca, parade’i çok az izledik. iyi hissetmeyince de hemen şikago’dan ayrıldık.

ama alakasız sokaklarda bile, hala devam ediyordu eğlence…

akşam eve geldiğimizde bitmiştik artık. hemen uyuduk.

rüyamda kalbinde uyandım, o da yanımdaydı ve ağlıyordu ve

dediğin gibi bu kale benim içimde kalan son iyiliği temsil ediyor çünkü içinde sen uyuyorsun, atmasını sağlayan kişi sensin, gidersen kalbimi de kayberim, atmayı durdurur bu kalp, ben de ölürüm, evet seni çok üzdüm ama yarın, ilk işin hastaneye gidip, yardım almak olsun,

diyordu.

hayır gitmeyeceğim, ne olursa olacak, bunu yapmaya hakkım var, ne sana ne de insanlara inancım kalmadı, o akşamı ve o mailin hiçbir kelimesini de aklımdan çıkaramıyorum, dedim.

lucas ve blake, bonnie ile magic, enish ve kardeşleri, ne olacak diye sordu.

adinin tekisin biliyorsun değil mi, dedim.

biliyorum diye güldü.

sonra kucağında uyudum.

çocuk kalpli

ps: günün haber videosu. https://fb.watch/bJ-H6u6mJ4/